“…doyumsuz günlere doğacak temmuz/ doyumsuz günler görecek/ hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi…” – Hasan Hüseyin KORKMAZGİL

1979 Temmuz’uydu; okullar tatile girdiğinde yaz boyunca türlü işlerde çalışır, aile bütçesine katkıda bulunurduk. İş sahamız Eminönü/Tahtakale’ydi. Rutin olarak yaptığımız toplu kahvaltı sonrası gazeteleri okurduk. O gün de neredeyse bütün gazeteler ‘Hüseyin Uğurlu’yu fidye almak için kaçıranlar yakalandı’ manşetini atmış ve haberin ayrıntılarını tam sayfa anlatmışlardı.

Hüseyin Uğurlu, meşhur mafya babalarından biriydi. İstanbul’un güzide semtlerinden birinde son derece korunaklı lüks konağında yaşıyordu. Sonuna kadar savunduğum ve ülkenin en etkililerinden birisi olarak gördüğüm bu eylemi yapan abilerim Adnan Arslan, Kemal Yılmaz ve Ahmet Göral, aldıkları sağlam bilgiler ve çevre keşfinden sonra güzel bir kaçırma planı yapmışlardı. Korumaların olduğu konağında mafya babasını rehin alamayacaklarına göre dışarıda derdest etmeliydiler. Günler süren takipten sonra her sabah yakınlardaki korulukta spora çıktığını tespit ettiler. Teslim aldıktan sonra oradan en kolay nasıl çıkacaklarını, nereye götüreceklerini de en ince ayrıntısına kadar planlamışlardı.

Çeliğin soğukluğu ile karşı karşıya kalan mafya babası kolay teslim olmadı elbette; taş ve sopalarla karşı koymaya çalıştı. Kafasına aldığı darbe ile birlikte gözünü ancak 10 gün boyunca alıkonulacağı evde açabildi. Serbest bırakılması karşılığında 50 milyon lira fidye istediler. 10’uncu günün sonunda fidyeyi almak üzere Yedikule Sahili’nde Ermeni kilisesinin yakınlarında randevulaştılar ve yakalandılar.

Kendi iradeleriyle giriştikleri eylem sonrası uzun yıllar sürecek hapislik hayatıyla özgürlüklerinden mahrum kaldılar.

Zeytinburnu; devrimci mücadeleye adım attığım zamanların, çocukluğumun, gençliğimin geçtiği, bitmemecesine sürecek sarsılmaz arkadaşlar, dostlar ve yoldaşlar edindiğim, ezilen, sömürülen yoksul halkın ve işçi sınıfının en yoğun olarak yaşadığı, mücadelenin en şiddetli geçtiği bölgelerden birisidir. Dünya görüşümün şekillenmesine etki eden sosyalizm kavgasının neferlerini, önder kadrolarını çıkarmıştır. Karşıdevrimin faşist tetikçileri tarafından katledilmiş abilerimi/yoldaşlarımı, omuz omza mücadele ettiğim arkadaşlarımı, yoldaşlarımı burada anlatmaya kalkmak yetersiz kalacak, benim boyumu aşacaktır. ‘Zeytinburnu Devrimci Mücadele Tarihi’ kolektif bir çabayla yazıya dökülmelidir.

* * *

Budak Ailesi’nin sürmeli kara gözlü, karakaşlı, simsiyah saçları ve bıyıklarıyla yakışıklı, bir o kadar da yiğit, önder evladı olan Kenan Budak Abimiz, tabanda uygulamalı çalışmalar yapmış, tüm çevresince çok sevilen, fedakâr, atak ve korkusuzdur. Kenan Budak, yukarıda bahsettiğim önder kadroların sadece bir üyesiydi. Yoldaşları ile birlikte çevredeki onlarca fabrikada tekstil işçileri ve Kazlıçeşme’deki deri işçileri arasında örgütleme çalışmaları yapmış, grevlerde ve direnişlerde bulunmuş, İlerici Deri-İş Sendikası’nın oluşumunda yer almış ve henüz 25 yaşında iken DİSK Genel Yönetimi’ne girmiş, donanımlı bir sosyalisttir.

“Bütün bu faaliyetler ve fidye olayı için idealistçe yapılmış eylemler” der gibi olduğunuzu hissediyorum. Demeyin, öyle demeyin. Onlar idealist gençler değil, materyalizmi rehber edinmiş sosyalist gençlerdi. Hiçbir şeyi kendilerine çıkar sağlamak için yapmamışlardı. Kenan Abi de, yaptıklarıyla arkasında güçlü mücadele geleneği bıraktı. Adnan-Kemal-Ahmet Abiler o fidyeyi alabilselerdi; pullama, “kuşlama”, bildiri, gazete, dergi basacak matbaayı oluşturacaklardı ve öz savunmayı sağlayacak alet-edevatları tedarik edeceklerdi. Sonrasında ise düzenli olarak çıkaracakları dergileri sayesinde gençlik ve sınıfla daha geniş bağlar kuracaklardı. Harekete bizzat kazandırdığı ve cezaevinde olmak yerine dışarıda olsalardı mücadeleye daha çok katkıda bulunacaklarına inandığı bu gençlerden yoksun olmak Kenan Abi’yi derinden etkilemişti. Görev ve sorumlulukları bir kat daha artmış olsa da çalışmalar duramazdı. Çalışmalarının yoğunluğundan aylarca görüşlerine gidemedi. Diğer yoldaşlarının katkısıyla biraz nefes aldığında kendi annesini, teyzesi olan Adnan Abi’nin annesini ve Kemal Abi’nin annesini de alıp üç yoldaşını ziyarete gitmeyi planlıyordu. Ne yazık ki tam da o sırada 12 Eylül faşist cuntası yönetime el koymuştu.

Kitleler halinde insanlar gözaltına alınıyor, işkencelerden geçiriliyor, darağaçları kuruluyordu. Kenan Abi bütün operasyonlardan kurtulmayı başarmış ve her yerde aranıyordu. Gözaltına alınan bütün arkadaşlarına sorgularında Kenan Budak’ı soruyorlardı. O ise günün koşulları gereği “yeraltına” çekilip örgütlenme çalışmalarına aynı hızla devam etti. Bir yandan da sahte pasaportlar hazırlatarak denizden, karadan veya Trakya sınırındaki nehir üzerinden arkadaşlarının yurt dışına kaçak olarak çıkışını örgütlemekle meşguldü. Birçok arkadaşının çıkışını sağlamış ama kendisi tehlikenin ortasında kalmıştı. Makas daralmıştı ve artık kendisinin de çıkması gerekiyordu.

Yedikule’deki bir tamirciden arabasını almaya gitti. Belki de ülkede kalan son yoldaşlarından birileriyle de buluşacak, yurt dışına çıkacaklardı. Etrafı sarılmıştı, teslim olmadı. Cellatlarının da teslim almaya niyeti yoktu. Yine bir temmuz günü, yine Yedikule, atılan kurşunlar… Onu öldürmeye yetmedi. Yaralı halde polis arabasına aldılar. Üç dakikalık mesafedeki hastaneye götürmek yerine, hayatı karşılığında arkadaşlarını vermesini istediler. Vermedi. Dakikalarca arabada dolaştırdılar. Ya kan kaybından ölecekti ya da direnecekti. İkisi de oldu!

Bir yandan severek söylediği ‘Göç göç oldu, göçler yola dizildi’ türküsü kulaklarımızda yankılanırken diğer yandan evlerinde anaların söylediği ağıtlar yürekleri dağlıyordu. Şairin dediği gibi doyumsuz günlere doğamadı temmuz. Andıkça hep yüreğimiz sızladı Kenan Budak’ı, ‘25 Temmuz’larda.

7 kez okunmuştur
Cuma ERDOĞAN
Follow me
Latest posts by Cuma ERDOĞAN (see all)