26 Şubat 2022

İNSAN KISIM KISIM, HIRSIZ ÇEŞİT ÇEŞİT

ile Cuma ERDOĞAN

2017 Haziran’ının bunaltıcı sıcağında açık pencereden evime hırsız girmiş ve bu durumu daha dar bir mecrada arkadaşlarımla paylaşmıştım. Şimdi, sevgili okur, mahrum kalmayasınız diye sizlere de bahsedeceğim. Hoş, şimdilerde daha yoğunluklu olarak hırsızın mutfağımıza, elektrik ve doğalgaz sayaçlarımıza, ücret bordrolarımıza, evlerimize girmesi için camların, kapıların açık olması gerekmiyor. Halklarımız; finans-kapitalin siyasal İslamcı iktidar sahipleri eliyle yürütülen daha organize soygun ve talana maruz kalmaya devam ediyor. Ama “küçük ve büyük hırsızlar” meselesine geçmeden başka bir konu hakkında iki kelam etmek isterim:

Sosyoloji 1’inci sınıfı bitirdiğimde kendime “çeyrek sosyolog” demiş, kendimden de haberler vererek bu yaştan sonra okumaya niye başladığımı anlatan bir yazı kaleme almıştım. En önemli nedenlerinden biri; beş yıllık okulu on yılda bitirme deneyimine sahip biri olarak zamanında, bütünlemesiz ve yüksek not ortalamasıyla mezun olabileceğimi de göstermekti. Başardım sayılır, ikinci dönemden hepi topu üç dersim var. Eğer ki büyük pişmanlık yaratan İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi (İÜ AUZEF) yönetimi daha büyük saçmalıklara imza atıp beni “İstemiyorum sizin diplomanızı” aşamasına getirmezse 4 üzerinden 3,60 ortalamayla mezun olacağımı tahmin ediyorum. Lakin mezun olsam da ben yine “çeyrek sosyolog” olarak kalmaya devam edeceğim.

İkinci neden; içimde ukde kalmış olan, anlı şanlı bir İÜ öğrencisi olmaktı. Bundan dolayı memnunum. Fakat maalesef iyi yönetilmiyor İÜ AUZEF. Ders notları özensiz hazırlanıyor ve dilbilgisi hatalarıyla dolu. Anlatım videoları kalitesiz, sınavlarda sorulan sorular yarım. Notlardaki eksikler öğrenciler tarafından tespit edilip yönetime bildiriliyor; ama hiçbir düzeltme yapılmıyor. Yine aynı yerdeyim; ikinci üniversite olarak sosyoloji okumanızı şiddetle öneriyorum ama İÜ AUZEF’te değil. Bu süreçte önemli kazanımlarım oldu. Hiçbir siyasal birlikteliğimizin olmadığı, çıkarsız paylaşım, dostluk ve dayanışmaya dayalı arkadaşlıklar edinmiş olmam en değerlilerinden biriydi. Başta “Muhteşem Dörtlü” ve diğer arkadaşlarımı olanca dostluğumla selamlıyorum.

Pandemi nedeniyle üç dönem sınavlara online girdik. Benim de hoşuma gittiği şekliyle güz döneminde sınavlarımız yüz yüze yapıldı. Fakat artan korona vakaları nedeniyle basiretsiz yönetim doğru bir şey yaparak bütünleme sınavlarının online yapılmasına karar verdi. Bu arada tıp fakültesi okuyup doktor olmasına rağmen yaşadığı eziklik ve komplekslerinden kurtulamamış ve bunu felsefe okuyarak gidereceğini zanneden Ercan adındaki bir zat; online sınavda kopya çekileceğini, bu nedenle 3,69 olan ortalamasının düşeceğini (Ercan Efendi, bilmeni isterim ki yukarıda anlattığım dörtlünün her birinin not ortalaması var ya senin notunun çok çok üzerinde) ve bunun da Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu öne sürerek sınavların yüz yüze yapılmasını talep etti. Sanırsınız ki hayatı o not ortalamasına bağlı! Başta dekan olmak üzere bizim kötü yöneticilerimiz hemen çark edip aldıkları ilk kararı yok sayıp yüz yüze sınav yapılacağını duyurarak gerçekte omurgasız olduklarını da ilan etmiş oldular.

Şimdi bana diyeceksiniz ki bu olaya niye bu kadar takıldın? Nasıl takılmayayım, sevgili okur… Sizce de bu bir tür hırsızlık değil mi? Yaşam hırsızlığı! Sağlıksız ortamlarda yapılan bu sınavlara binlerce öğrenci girdi. Enfeksiyondan etkilenerek yüzlerce yeni korona hastası olmuştur ve bunlardan biri dahi hayatını kaybetse bunun hesabını kim verebilir? Bu da düpedüz hırsızlıktır. Ömür hırsızlığı!

Buyurun, şimdi asıl konuya geçelim:

Bay hırsız!

Nasıl hitap edeceğimi bilemedim sana. “Sayın” desem olmazdı, “Arkadaş” desem hiç olmazdı. “Bay”, tam oldu bence, daha saygın gösteriyor seni, “kerli ferli” bir hava veriyor. Daha iyisi, ağa babalarından ayırmıyor, gücü ve her şeyi elinde bulundurup da hırsızlığa ve kan emiciliğe doymayan yüksek bay hırsızlarla aynı görüntüyü veriyorsun gözümde.

Haftanın ilk gününe uyanabilmek için çok çabaladığımı hatırlıyorum. Dönüp duruyorum yatakta, açamıyorum gözlerimi bir türlü. Zor oldu ama uyandım sonunda. Genel kanıya göre eve girdiğinde bayıltmışsın beni gazla filan. Evet, onlar da bizi uyutup duruyor göz boyamalarıyla, biraz uyanmaya çalışanları da gaza ve sise boğuyorlar hak arama mücadelelerinde.

İşe gideceğim, alarm niye çalmamıştı acaba? Alarmı çalmayan telefonumu aradı gözlerim. Uyumadan önce şarj cihazına taktığım telefon yoktu yerinde. Cihazın ucu boşlukta sallanıyordu, efendilerinin en iyi bildiği genç fidanları darağacında sallandırması gibi!

Ciddi ciddi bir sarsıntı yüzünden telefonun yere düştüğünü düşünüp arayıp durdum safça. Salona geçtiğimde bilgisayarın yerinde yeller estiğini, camın da ardına kadar açık olduğunu görünce anladım bazı eşyalarımın hırsızlandığını. Elimi yüzümü yıkayıp pantolonuma yöneldiğimde onu da içindekilerle götürdüğünü idrak edebildim. Ulan, ne alçak herifmişsin; harbiden kıçımızdaki donumuza kadar soyulmak böyle bir şey olsa gerekmiş. Efendilerin de aynı böyle yapıyor bize. Ve onlar da izleyebileceğimiz TV istasyonları ile radyo ve gazeteleri kapatıyor. Sen de radyodan veya başka yerlerden müzik dinlediğim, fi tarihinde kalma bilgisayarımı çalarak benim radyomu kapatmış oldun. Müthiş benzeşiyorsunuz.

Sonrası malum… Bürokrasinin içinde bir haftayı bulan kayboluş, dostlarımla iletişimimin on gün kadar kesintiye uğraması.

Bunlar geldi geçti fakat sana bir sorum olacak. Senin de gördüğün gibi evim ancak geçimini sağlayanların yaşayabileceği donanımda bir ev. Dikkatini çekmiştir mutlaka, sehpa falan da yok evimde. Yalnız, bir çift boş (bomboş) ayakkabı kutum var sehpa niyetine kullandığım. Soruyorum: Evleri ve ayakkabı kutuları tıka basa parayla dolu olanlar ile ben ve ben gibilerin boş evleriyle boş ayakkabı kutuları arasındaki farkı anlayabildin mi acaba?

Bir de sitemimi belirtmeden edemeyeceğim. Yine iyice karıştırdığın dolabım kitaplarla dolu; salonda da okuduğum, okumak için sıraya koyduğum 10’a yakın kitabım duruyordu. Oraya kadar gelmişsin, insan bir tanecik kitap almaz mı yahu? Sitemim bunadır: Bir kitap almış olsaydın hiç olmazsa okuduğunu, hırsızlığı ihtiyaçtan yaptığını düşünüp üzüntüm hafiflerdi.

Bakma sitem ettiğime, efendilerinin de kitaplarla arası iyi değil, onlar ya tutukluyorlar kitapları ya da yakıyorlar insanları yaktıkları gibi.

Dedim ya, çok benziyorsunuz birbirinize.

Ha, son olarak, sakın yarım bıraktığın işi tamamlayıp birkaç da kitap çalayım diye düşünmeyesin.

Öyle derler ya: “Bu kez, Allah ya sana verir ya bana.”

311 kez okunmuştur
Cuma ERDOĞAN
Follow me
Latest posts by Cuma ERDOĞAN (see all)