Gerçekte tekerrür yok, hareket ve değişme vardır.” – Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Uzun zamandır bu kadar erken uyanmamıştım. Saat 08.30’da boğaz ağrısı ile yataktan kalktım. Aile hekimine gidip, bir iki ilaç yazdırıp işe gitmek niyetindeydim. Tabii, işsiz olduğumu önceki yazılarımda belirtmiştim. İşe girdiğimi, dolayısıyla lümpen proleterlikten kurtulduğumu henüz sizlere açıklayamamıştım. Anlatacağım olay da, zaten henüz işe başlamamın beşinci gününde oluyor, yani anlatmakta fazla gecikmiş sayılmam.

Yeri gelmişken belirtmek isterim: Sosyalist literatürde “lümpen proleter”, karşıdevrimci bir güç olarak tanımlanır. Bazen teori pratikteki yerini tam olarak bulamaz ya da onu biz istediğimiz gibi yorumlarız. Pratik anlamda “lümpen proleterlik”, işsiz güçsüz, biraz da apolitik kesimlerden oluşur. Çokça örneğini yaşadığımız gibi zamanında çoğunlukla devrimci saflarda yerlerini almışlardır.

Gittiğim ilçe sağlık ocağında şikâyetimi söyleyince aile hekimi, “Bu durumdaki hastanın doğrudan devlet hastanesi aciline gidip test yaptırması gerekir” diyerek beni sevk etti. İlk gittiğim hastane teşhis koyup reçetemi verdi; ancak yazılan ilaç, Sağlık Bakanlığı tarafından toplatılmış, devlet hastanelerinin aciline verilmiş. O kadar trajikomik ki ilgili devlet hastanesinde de o ilaç bulunmuyor. Bunun üzerine Bakırköy Devlet Hastanesi’ne gittim. Yeniden tahliller, testler… Nihayetinde işim bittiğinde gecenin üçü olmuş, doktor beni hastanede yatırmaya karar vermişti. “Yok, kardeşim,” dedim, “yatamam”. Hiçbir hazırlığım olmadığı gibi çeyreklikten yarım sosyologluğa giden yolda beş dersimin sınavına girdiğimi, altıncı dersin notlarının yanımda olmadığını söyleyip eve döndüm.

Ertesi sabah teyzemin kızı Melahat (Gürsel) aradı, “Cuma, hastaneden kaçtığını söylediler, firar etmişsin” dedi. Uzun bir konuşmadan sonra beni teslim olmaya(!) ikna etti. Bu arada bütün hastane işlerimin organizasyon sürecini konforlu bir şekilde geçirmemi sağlayan canım teyzemin kızı Gürsel’ime sonsuz teşekkür ediyorum.

Çantamı hazırlarken 12 Eylül 1980 sonrası, kendilerine “işçi sınıfının gerçek temsilcisi” diyenlerin valizlerini hazırlayıp, iki dirhem bir çekirdek şekilde darbecilerin karşısında uslu çocuklar misali uzun kuyruklar oluşturup Selimiye Kışlası’na teslim olmaları aklıma geldi. Şeytan boş durmuyor, insanın aklını karıştırıyor! Bir an çantayı hazırlamaktan vazgeçtim. Sonra kendi kendime, “Oğlum, manyak mısın; ikisi aynı şey mi? Onlar teslim olarak sınıfa ihanet ettiler, sen teslim olmazsan kendine ve sevdiklerine ihanet etmiş olacaksın” diyerek telkinde bulundum. Bir süre sonra hazır olarak yola çıktım.

Cumartesi günü saat 17.00 olmadan yatış işlemlerim bitti. Böylece Mazhar Osman’daki (ruh sağlığı ve sinir hastalıkları hastanesi) deli kardeşlerime bu kez yıllar sonra komşu oldum. Doktorumun söylediğine göre hastanede iki gün kalacaktım. Delileri seviyorum. Biliyorum, onlar da beni seviyorlar. İçeride, dışarıda, her yerde bulurlar beni. Yani onlarla ilk karşılaşmam değil bu.

Yanılmıyorsam 1988 yılıydı, cezaevlerinde tek tip giysi dayatmasına karşı “içeride” ülke genelinde açlık grevi eylemleri, direnişler başlamıştı. “Dışarıda” da destek eylemleri örgütleniyordu. Çukurova Üniversitesi öğrencileri, şehir merkezinde ilk kez gerçekleşecek, iki bin kişinin katıldığı bir korsan(!) gösteri örgütlediler. Birkaç noktada yapılan polis müdahalesiyle kısa sürede dağılması bir yana, oldukça ses getiren bir eylem oldu; amacına ulaştı. Olay esnasında yakalananlar gözaltında işkencelerden geçirildi; tutuklananlar oldu. Ben de iyi kaçmış olmalıyım ki o sırada yakalanmadım; ama bir grup öğrenci arkadaşımla birlikte aranır duruma düştüm. Yani yine firariydim. Tarih tekerrür mü ediyor acaba?

Uzatmak istemiyorum; ama maalesef biraz sıkılacaksınız. Siz de hemen sıkılmayın, canım, biraz dişinizi sıkıp okuyun, ne olacak sanki! Altı gün oldu, hâlâ buradayım. Yine bir bakıma cezaevi koşulları, yine sevkler, yine kalitesiz ve azıcık verilen yemekler, çaysızlık, susuzluk… Ben sıkılıyor muyum?

Neyse, arandığım için dönem sınavlarına giremedim. Çözüm, tıp fakültesinden arkadaşlarım Metin ve Vakkas’dan geldi. Biraz ruh hali bozulmuş birinin rolünü oynarsam klinikte hiç yatmadan psikiyatri bölümünden rapor alıp sınavlara ortalık düzeldiğinde girebilirmişim, öyle dedi dostlarım. Sanırım perşembe günüydü, Vakkas klinik girişimi yapıp geldi. “Cuma, yalnız bir-iki saat klinikte kalman gerekiyormuş, saat beşten sonra hocalar gidince seni oradan çıkarıp pazartesi günü de heyetin karşısında raporu alacağız” dedi. Vakkas’ın verdiği devrimci söz bağlayıcı idi; girdim kliniğe. Giriş o giriş, tam dört gün “deli kardeşlerimle” birlikte kaldım! Cumartesi ve pazar günleri okuldan ve diğer fakültelerden arkadaşlarım akın akın ziyaretime geldiler. Aslında beni özlediklerinden değil, beni ve deli arkadaşlarımı yakından inceleme fırsatını yakalamışken değerlendirmek için gelmişlerdi. Aralarında o dönem bizi çok objektif ve bilimsel gözlemlemesi sonucu bugün oldukça başarılı bir psikiyatr olan tıp fakültesinden bir yoldaşımız da vardı.

Deli dostlarımdan” –adlarını hatırlamasam da– ikisini hiç unutmuyorum. Birisi hiç ara vermeden sürekli çay içiyordu; diğeri de çorba ve piyazı karıştırarak kuru fasulye yemeği yapmakla övünüyordu.

Yok, olayların benzerliğine aldanıp sakın “tarih tekerrürden ibaretmiş” demeyin. Diyalektik ve tarihsel materyalizme göre tarihte tekerrür diye bir şey yoktur. Bunu her Marksist bilir. Marksist olmayan demokrat/yurtseverlerin de bilmesinde fayda vardır. “Yol” serisinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı bunu bilimsel veriler ışığında kapsamlı olarak anlatır ki kısaca şöyledir:

Sosyal sınıfların olmadığı ilkel komünal toplumların sınıflı toplumlara evrildiği çağlardan beri medeniyetler kurulmuş, yıkılmış… Yıkanlar ya kendi gelenekleriyle ya da eski medeniyetin gelenekleriyle kendi geleneklerini sentezleyerek yeni medeniyetler kurmuşlar. Sosyal devrimler çağına kadar bu böyle sürüp gitmiş. Toplumların alt-üst oluşu ve yeniden kuruluşu hep eskinin tekrarıymış görünen bu süreçten dolayı tarihsel maddeciliğin dinamiğini, dolayısıyla tarihsel devrimlerin karakterini kavrayamayanlar tamamen yanlış bir tespit yaparak “Tarih tekerrürden ibarettir” demişler.

Toplumlarda, hayatın her alanında tez-antitez-sentez şaşmaz kuralı her zaman işler. Yüzlerce sayfalık teorik bilgileri bilmememiz doğaldır. Ama bazı kanun durumuna gelmiş küçük ama önemli bilgileri bilincimize çıkarmamızda fayda vardır. Tarih hiçbir zaman tekerrür etmedi, etmez. Ettiğini söylemek hem egemenlerin işine yarar hem de bizi kaderciliğe ve boyun eğmeye götürür. Siz demeyin!

Bu kadar şeyi niye anlattım ki ben şimdi?

Tabii, her şeyin sonu direnişe, mücadeleye çıkıyor. Hiçbir koşulda teslim olmamak, direnmek gerekiyor. Hayatın her alanında…

Covid-19 olmuşum, Covid Cuma, yani C.C. Yazıyı yayına hazırlamaya başladığım altıncı günde Covid’e karşı direnişim devam ediyor, yenmek üzereyim.

Covid’i yeneceğim!

274 kez okunmuştur
Cuma ERDOĞAN
Follow me
Latest posts by Cuma ERDOĞAN (see all)